Mevcut yönetimin zayıflığı, soysuzluğu üzerine kanaatlere varıyordu. Nasıl bir yönetimin tesis edilmesi gerektiğine dair ilk fikirlerini "nasıl olmaması gerektiğine" dair fikirleri edindiği istibdat döneminde kazanıyordu. Harbiyenin ilk senesinde biraz bocaladı. Alışmak sorunları yaşıyor ve derslerine gerektiği ilgiyi gösteremiyordu. Manastır Askeri Lisesi’nde edindiği hürriyet ve memleket meseleleriyle ilgili fikirlerini burada geliştirdi. Bir süre sonra kendini toplamayı başaran Mustafa Kemal, derslerine de gereken ağırlığı vermeye başladı. Kısa sürede okulun en başarılı öğrencileri arasına girmeyi başardı. Istirahat saatlerinde ve teneffüs aralarında, Harbiye Kışlası’nın orta bahçesinde öğrencilerle toplanır güzel söz söyleme ve hitabet konularında birbirleriyle yarışırlardı. Bu küçük oyunlar, Mustafa Kemal'in başarılı bir konuşmacı olmasını da sağlıyordu. Takip eden yıllarda harbiyeye iyiden iyiye alıştı. Tek sorunu içinde durmaksızın büyüyen öğrenme arzusunu bastıracak yeterli kaynak olmamasıydı.

 

Harbiyenin son sınıfında Mustafa Kemal'in durumu daha da iyileşti. 459 mevcut içinde 8. olarak, 1472 sicil numarasıyla 10 Şubat 1902'de 21 yaşındayken mezun oldu. 

 

Harbiyeden mezun olduğunda, artık, ordu saflarında kılıçlı, sırmalı, rütbeli bir subay olmuştu. Selanik'in yoksul Ahmet Subaşı mahallesinden, zamanın akışını değiştirecek olan bir Türk Subayı doğmuştu. 

 

Hemen Beyoğlu'ndaki fotoğrafçılardan birine gitti. Güzelce bir fonun önünde hazır ola yakın bir duruşa geçti. Beyaz eldivenli ellerini kılıcının kabzasına koydu. Bir eliyle kılıcın kabzasını sıkıca kavradı. İnce bıyıklı, güzel yüzlü, sert bakışlı; asker ceketinin düğmeleri pırıl pırıl, sırmaları serbest, dik duruşlu bir boy fotoğrafı çektirdi. Sonra bu fotoğrafı bir mektupla beraber annesine yolladı. Zübeyde Hanım, oğlunun gönderdiği mektubu açıpta bu fotoğrafı görünce, gururlu bir sevinçle ağladı.

7_edited_edited_edited.png

Sıcaktı... Eldivensiz eli kılıcının kabzasındaydı. Kılıncın kabzası sıcaktı... Gülümseyerek bakıyordu bu kez Mustafa Kemal... Zihninde hatıraların en güzeli, gönlünde mukaddes vatan sevgisi ve hürriyet... Kendinden emin, yavaş çekti kılıcını. 26 Ağustos 1922 saat beş otuzdu. Şafak söktü sökecek, güneş doğdu doğacaktı... Etrafındaki paşalar, siperlerdeki askerler, tüfekler, rüzgar ve zaman hareketsiz, kımıldamadan duruyordu. Güzel bir şiirin ilk mısrası gibi döküldü dudaklarından son emir:

"Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir!"

 

Ve birden, sağanak bir yağmur başlamış gibi, gökten düşer, yerden biter gibi, taşlara şeklini veren rüzgarlar, kayaları oyan dalgalar gibi yürüdüler düşmanın üstüne.

Birinci ve ikinci ordular, on ikinci piyade alayı, beşinci kolordu, on bin tüfek, üç yüz yirmi beş top, iki bin beş yüz kılıç ve yüz seksen bin pırıl pırıl insan yüreği yürüyordu dövüşerek, Akdeniz'e doğru... 

 

Avuç içleri beyaz, elleri siyah, kandırılmış ya da zorla getirilmiş Afrikalılar, yanık tenli Yunanlar, siyah, sırma saçlı İtalyanlar, uzun bacaklı İngilizler ve kumral Fransızlar şaşırdılar. Yağmurdan kaçar gibi geri çekilmeye başladılar. O bakıyordu kayalardan bir kartal gibi, gözlerini kırpmadan. 

 

Topçular düşman mevzilerini top atışına tutarken, yorgun mehmetçiğin her adımında toprak biraz daha ısınıyordu. Sıcaktı...