Kafasının içinde türlü düşünceler ve anılarla yürümeye devam ediyordu. Bir sigara daha yakmak istedi. Başını kaldırdığında Bomonti'ye varmak üzere olduğunu fark etti. Etrafta neredeyse kendisinden başka kimse yoktu.  Parkta sarhoş yatan adamı ve az ilerdeki sokak köpeğini saymazsak... Sonra birden bir zaman evvel, bira almak için camını kırdığı kahvehanenin önünde olduğunu fark etti. Birkaç dostuyla beraber, yine bir eve dönüş sırasında, canı bira istemiş, ancak hiç açık yer olmadığı için alamamıştı. Kahvehanede (o yıllarda bira, bakkal, kahvehane gibi yerlerde de satılabiliyordu) temizlik yapan garsonu görmüş, bir bira almak istediğini söylemiş ancak garson kapattıkları için bira veremeyeceklerini söylemiş ve dükkanı açmamıştı. Sait ise kendisine yakışır bir sakinlikle eline bir taş alarak dükkan camını kırıp içeri girmişti. Biraları ve kırılan camın parasını ödeyerek dükkandan ayrılmıştı. Mahcubiyetle karışık bir gurur hissetti. "Şimdi olsa yapmam ama demek o an öyle gerekiyormuş" diye geçirdi içinden. Kafasında parkta sarhoş yatan yaşlı adamla, sokak köpeği vardı. Onlarla ilgili bir hikaye yazmak istiyordu. Üstelik kendi hikayesinden de sıkılmıştı. Zaten hiçbir zaman kendinden bahseden bir insan olamamıştı. Kafasını kaldırıp etraflıca çevresine baktı. Kimi evlerde ışıkların yandığını kimilerinde ise sönmüş olduğunu gördü. İşte, anlatılacak onlarca hikaye... Kimi evlerde şimdi insanlar sarılmış sevdiklerine, iki kişilik rüyalarına dalmışlar bile. Kimi evlerdeki köpekler sıcacık yataklarında kıvrılmış uyumaktadır. Oysa şu karşıdan Sait'e bakan sokak köpeği öyle mi? 

 

Sigarasını yaktı ve kafasında dönen düşünceleri şimdilik bir kenara bıraktı. Yürümeye devam etti. Hikayesinin nerede kaldığını düşündü. Hatırladı...

“Fransa'dan döndükten sonra bir süre hiçbir şey yapmadım. Sonra kuvvetli bir yazma isteğiyle yazmaya koyuldum. İki sene içinde bir kitap basabilecek kadar hikaye birikmişti elimde. Babamın da desteğiyle, Remzi Kitabevi'nde ilk kitabımı bastırdım. Kitap ilk başlarda pek ilgi görmeyince, biraz mahcup olduğumu ve üzüldüğümü itiraf etmeliyim ama yazmaktan hiç vazgeçmedim. Babam o zaman, demek hala benden umudu varmış, bir dükkan açtı bana. Tabelasına da "komisyoncu" diye yazdırdı. Devam edebilirdim belki ama dükkana her gün edebiyatçılar geliyor ve uzun sohbetler ediyorlardı. Ben de bu sohbetlere katılıyordum. Müşteriler bir süre sonra dükkana gelmemeye başladılar, ben de boş bir şekilde dükkanı babama teslim ettim. Bir süre sonra da askerliğim geldi. Asabiye kliniğinden aldığım raporla askerlikten muaf tutuldum. Bu raporu zaman zaman çıkarıp göstermişliğim de vardır. Hatta Aziz Nesin de bunlardan birine tanık olmuştu. Kısa bir süre yurt dışına çıktım. Döndüğümde, artık tam bir İstanbullu olmuştuk. 

saitfaik_edited_edited.png
4_edited.png