“Mehmet Ruhi Su… 1912 yılında Van’da doğmuşum. Babamı da anamı da hiç tanımadım. Babam Birinci Dünya Savaşında şehit olmuş. Bir yıl sonra da anam hakka yürümüş… Sizin anlayacağınız savaşın ortada bıraktığı çocuklardanım. Savaş geride benim gibi binlerce çocuk bıraktığından ve devletin bu çocukların hepsine bakabilecek gücü olamadığından; beni Adana’da yoksul bir ailenin yanına evlatlık vermişler. Yaşım beş ya var ya yok. Beni evlatlık alan aile kendilerine zor baktıklarından ve ana-baba olacak yetkinliğe sahip olmadıklarından; benden kendilerine ana-baba değil de amca-yenge dememi istemişler, ben de öyle yapmışım.

Evlatlık verildiğim evde yaşamaya çobanlıkla başladım. Evdeki keçilerden ve tavuklardan sorumluydum. Birkaç keçiyi gezdirip, otlatıyor; ayak işlerine bakıyor, ağaçlardan meyve topluyor ve türkü söylüyordum. İnsanları, hayvanları ve ağaçları sevmeyi bu zamanlarda öğrendim. Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiğinde; yani herkes ölümün ve tecavüzün korkusuyla Toroslara çekilmeye başladığında altı yaşımdaydım. “Kaç kaç”  yılları denilen o yıllarda, bende onlarla beraber göçe katıldım. Torosların bir yerinde mola verdiğimiz sırada yengem bana bir testi vererek, su getirmemi istedi. Suyu getirdiğimde beni orada, öylece bırakıp gitmiş olduklarını gördüm. Elimde bir testi suyla, bir başına kala kaldım dağ başında... Altı yaşımda… Beni orada kaderime terk ettiklerini ve bunu bilerek yaptıklarını, onları aylar sonra bulduğumda anladım ancak…