Derken on yaşıma geldim. Her gün analığım olan yengemden dayak yiyordum. Halime üzülen bir komşumuz tarafından öksüzler yurduna yerleştirildim.  Oyunu da kemanı da ilk kez orada gördüm. Yurdun müzik öğretmeni bendeki müzik yeteneğini görünce, beni Ankara Müzik Öğretmenliği sınavına hazırlamaya karar verdi. Yatılı kaldığım yurtta müziğe yatkınlığı olan yalnızca iki kişiydik. Şaban ve ben. Sınava girdiğimiz sene ben sınavı kazandım ancak Şaban kazanamadı. Öğretmenimizin tavsiyesiyle, yerimi Şaban’a bıraktım. Ben seneye de kazanabilirdim bu sınavı ancak Şaban, hiç kazanamayabilirdi. İnsanlarla her şeyimi paylaşmayı da o zaman öğrendim.

 

Müzik Öğretmen Okulundan, Konservatuvara geçtim. Arkadaşlarımın aralarında para toplayarak aldıkları kemanla çaldım Vivaldi’nin en zor konçertolarını. Cumhur Orkestrasına seçildiğim sene, hem tek hece olduğu hem de bana çok şey hatırlattığı için “Su” soyadını aldım. Köy Enstitülerinde yoksul çocuklara müzik dersleri, Cumhur Orkestrasında halka klasik eserler konserleri verdim. Bastien Bastienne, Madam Butterfly, La Boheme, Satılmış Nişanlı, Fidelio, Maskeli Balo, Figaro’nun Düğünü, Rigoletto, Aşk gibi çok önemli klasik eserleri ise Devlet Operasına girdikten sonra seslendirdim. Konsolos operasının provasındayken de buraya getirildim.”