Halet Hoca, durmaksızın yağan yağmurun altında, binlerce yıl öncesinde kurulmuş bir medeniyetin başkentinin tam üstünde dururken, aklından tam da bunları geçiriyordu. Tüm bu yaşadıklarını yaşamamış olsaydı ve o anda bulunduğu yerde kalmak için ısrar etmemiş olsaydı acaba yine de bunları düşünür müydü? Bütün bir Anadolu’ya yayılmış olan Hitit medeniyetinin daha önce de birçok kere izlerinin bulunmasında görev almıştı Halet. Afyon, Adana, Kayseri, Hatay ve Diyarbakır… Halet Çambel, o an, daha önceki tüm buluntulardan daha kapsamlı bir keşfin eşiğinde durduğunu biliyordu. Halet daha önce de birçok medeniyetin izini ortaya çıkarmış ya da çıkarılmasında etkin bir rol üstlenmişti ancak bu sefer farklıydı. Ayaklarının altında olduğundan emin olduğu şey; o güne kadar bilinen tarihin çok ötesinde ve kesinliği tartışılamaz türden bilgiler taşıyordu. Bundan emindi. Buraya da birkaç köylünün tepelik bir bölgede “taştan yontulmuş aslanlar” olduğunu söylemesi nedeniyle gelmişti. Hatta buraya ilk defa gelirken o kadar çok kar yağıyordu ve o kadar çok yürümüşlerdi ki, hocasıyla beraber hastalanmış ve günlerce yatakta kalmak zorunda kalmışlardı. Gördüğü düşten bir an için uyandı. Yeniden yağmur sularının izini takip etmeye koyuldu. Açtığı arkları genişletmesi gerektiğini fark etti. Elindeki çapayla toprağı yeniden kazacaktı ki; arkasında beliren gölgeleri hissetti. Kafasını çevirdiğinde, eşi Nail Bey’i ve ekibini gördü. Hepsi birden büyük bir kararlılıkla, zayıf el kandilinin aydınlattığı yüzüne bakıyordu. Halet Çambel gülümsedi:

“Suyu takip edin. İzin verin o size yol göstersin!” dedi.