5_edited_edited.png

Sıcaktı… Çadırı yarı aydınlık bir hale getiren kandilin cılız ışığının altında, kandile yaslı duran, kibriti aldı. Tütününü ateşledi. Derin bir nefes çekti. Beyaz duman, sarı kandil ışığının önünde dağılırken, türlü şekiller alıyor, adeta bulutları andırıyordu. Bir nefes daha çekti tütününden. Masanın neredeyse tamamını kaplayacak şekilde serilmiş olan haritada işaretlenmiş bir noktaya parmağını koydu ve bulundukları tepeyi gösteren yere kadar, parmağıyla, görünmeyen, bir çizgi çekti. Sonra ayağa kalktı ve çadırdan dışarı çıktı. Onunla birlikte arkasından altı paşa daha çadırdan çıktılar. Kayalıkların başına kadar yürüdü. Uçurumun başına gelince durdu. Sağ elini boşluğa uzatarak ve nişan alır gibi bir gözünü kapatarak, parmaklarını Afyon Ovası üzerinde gezdirmeye başladı. Merhametli bir babanın evladının sırtını sıvazlaması gibi seviyordu kocaman elleriyle, uçsuz bucaksız Afyon Ovası’nı.

Bakışı aslanı andırıyordu. Bakıyordu; Kocatepe’den Afyon’a doğru. Ağaçlar, kayalar ve toprak kımıltısızdı. Durmuş gibiydi zaman, durmuş gibiydi dünya… Yalnız yıldızlar hiç olmadıkları kadar aydınlık, hiç olmadıkları kadar cesur ve hiç olmadıkları kadar çoktular.

 

Hemen arkasında duran yaverine saati sordu. Yaver cevap verdi:

“Saat üç Paşam!”

 

Şayak kalpaklı komutan, gece yarısı olduğundan ve bu saatlerde geçmişten ve gelecekten gelen sesler daha rahat duyulduğundan, meydan yerinden henüz gelmeyen, lakin gelecek olan sesleri duyabiliyordu. Siperlere doğru baktı. Gecenin en uyunası saati olmasına rağmen, siperde hiçbir asker uyumuyordu. Üstelik hepsi yorgundu. Ağustosun altısından beri, altıyüz yıllık bir yük omuzlarında, dövüşerek yürümüşlerdi; Akşehir'den Akdeniz'e doğru. Şimdi hepsi tüfeklerini çatmış, sırtlarını ya kayalara ya da siperlere yaslamış, evlerini, sevdiklerini ve hürriyeti düşünüyorlardı. Birçoğunun adını bilmiyordu lakin hepsini yakinen tanıyordu. Her biri bereketli vatan toprağı gibi hünerli, iklimi gibi verimli, suyu gibi duruydu. 

Ve yıldızlar öyle ışıltılı ve insanın içine öyle ferahlık veren bir kudretteydiler ki; şayak kalpaklı komutan, Selanik’te, aynı, insanı yoran, halsiz ve hareketsiz bırakan sıcak bir Ağustos akşamını hatırladı.

7 yaşında olmalıydı. Mektebe başladığı ve babasını kaybetmiş olduğu yıllardı. Başı güzeller güzeli annesinin dizlerindeydi. Annesi Zübeyde Hanım, Mustafa’yı “erbain soğukları” sırasında dünyaya getirdiğini, Ali Rıza Efendi ile olan evlilik merasimlerini ve Mustafa’dan önce doğan ancak hayatta kalamayan üç kardeşini; Fatma’yı, Ömer’i ve Ahmet’i anlatıyordu. Mustafa bu hikayeleri defaatle dinlemiş olmasına rağmen, her seferinde sanki ilk kez duyuyormuş gibi dinlerdi.

Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım'ı daha tanımadan, rüyasında görerek aşık olmuştu. 

 

Mustafa’nın annesi Zübeyde Hanım Selanik’in yerlisi değildi. Zübeyde Hanım’ın babası “Sofuzade Feyzullah Ağa” idi. Selanik’e yakın Langaza’da toprak işleri ve ticaretle uğraşırdı. Ali Rıza Bey'in ablaları, kardeşlerinin rüyasında gördüğü kızı aramaya başladı. Zübeyde'yi bulduklarında, Zübeyde henüz on beşindeydi. Zübeyde'nin babası ilkin bu evliliğe karşı çıktı. Ali Rıza Efendi ile aralarındaki büyük yaş farkını kastederek: "Benim evlenecek yaşta kızım yok" demişti ancak Ali Rıza Bey'in ailesinin ısrarına daha fazla dayanamadı ve izdivaçlarına onay verdi. 

 

Böylece Zübeyde Hanım, Ahmet Subaşı mahallesindeki iki katlı pembe eve taşınmış oldu.