1931’de Bursa'da doğan Zeki Müren, Üsküp’ten gelen bir ailenin tek çocuğuydu. Babası Kaya Müren varlıklı bir kereste tüccarıydı. Annesi tarafından sokaklardan uzak ve herkesten korunaklı büyütüldü. Müzikle uğraşma isteğinin temeli daha okul yıllarında müziğe olan yeteneğinin keşfedilmesiyle başladı. Babası Kaya Bey, oğlundaki eşsiz yeteneğin fark edilmesinden sonra, dönemin en iyi musiki ustalarından ders alması konusunda desteğini esirgemeyecekti. Okulun tüm gösterilerinde yer alıp şarkılar söyleyince aldığı beğeni ve alkışların sonucu olarak sahne aşkı bir daha ondan koparılamaz olacaktı. Zeki Müren’deki sahne aşkı yine onun şarkı sözleriyle anlatılacak olsa:

"deli gibi sevecek ömür boyu sürecekti"

Devasa gönlü Bursa ilinin sınırlarına sığmayınca, büyük şehirde yaşama düşleri kurmaya başladı. Babasının desteği ve annesinin de onayıyla, İstanbul’da Boğaziçi Lisesine yazıldı. Tıpkı ilkokul ve ortaokulda olduğu gibi liseyi de birincilikle bitirdi. İlk plağını lise son sınıfta okuyup çıkardığı sene, o zamanlar sınavla öğrenci alan tek okul ve şimdiki adı Mimar Sinan olan “Güzel Sanatlar Akademisini” kazandı. Onu da birincilikle bitirerek birinciliklerini devam ettirecekti.

186 kişinin katıldığı “İstanbul Radyosu Ses Yarışması’nı” da alıştığı birinciliklerine bir yenisini ekleyerek kazandığında, herkes onun sesi önünde eğiliyordu. O dönemin usta sanatçısı “Perihan Altındağ Sözeri” rahatsızlığı sebebiyle konsere katılamayınca Zeki Müren’in filmlere, belgesellere konu olacak sanat yaşamının kapısı aralandı. Türk filmlerinin abartı sanılan sahnelerine vesile olan o gün; “Zeki hazırlan bu konsere sen çıkacaksın” denilecek ve Zeki Müren, kaderini kendi yazanlardan olduğunun kanıtı olan bu anı ıskalamayacaktı. Bu güzel konser sonrası dönemin duayeni Hamiyet Yüceses kendisini arayıp kutlayacak, Zeki Müren için sahne yolları açılacaktı. Aslında Zeki Müren için sadece sahne yolları açılmıyordu, adeta sahnede yaşayan, nefes alan, devleşen ve yine sahnede aramızdan ayrılacak olan bir sanatçı doğuyordu. İstanbul radyolarının Anadolu'dan dinlenemediği yıllarda, hocasının yazdığı "muhabbet kuşu" adlı eseri plağa okudu ve bir daha örneği olamayacak biçimde, yaptığı tek plakla, sesi bütün Anadolu’da yankılanmaya başladı.