Daktilonun başındaki polis de dâhil olmak üzere, orada bulunan her memur, sanki o orada yokmuş gibi davranıyordu.  Kimsenin kendisini dinlemediğini fark eden Ruhi Su, sustu. Memur önündeki evraka kendince birkaç şey yazdıktan sonra durdu. Kâğıdı çıkarıp, Ruhi Su’dan bir de imza aldı. “Şimdi sizi İstanbul’a nakledecekler, kalanını onlara anlatırsın” dedi. Ruhi Su’nun ise, türkülerden başka anlatacak bir şeyi yoktu artık.

Aylar boyunca en ağır işkencelere maruz kaldıkları Sansaryan Han’dan, Harbiye Cezaevine nakledildiler. Sıdıka Hanım’la da burada evlendiler. Üç buçuk yıl kaldıkları cezaevinde, her iki haftada bir, birbirlerini sadece on beş dakika görerek çoğalttılar sevgilerini.

Yakın tarihimizin en karanlık günlerini oluşturan sistematik işkence uygulamalarının kurbanlarından biri olan Ruhi Su; usul, sakin ve dirençli kişiliğiyle yaşadıklarını hiçbir zaman dile getirmedi. Ruhi Su yaşadığı çilekeş hayatının üstesinden türküler sayesinde geliyordu. Türküler ve nefesler onun için bir aşk haliydi artık.

Daha önce kimsenin, cesaret etmek şöyle dursun, düşünemediği bir yolculuğu göze almıştı. Ya büsbütün unutulup yok olacaktı ya da yıldızlardaki ışığı dünyamıza katacaktı. Bir eski zaman dervişinin içten, ışıklı sabrıyla, sanatının ışığını taşıdı gökler katına.