Sinan ilk defa, doğup büyüdüğü topraklardan bu kadar uzaklaşıyordu. İçinde iyi şeylerin olacağını bilmenin verdiği bir huzur vardı. Yol alıyordu. Hikayeleriyle büyüdüğü, masalsı ve kutsal şehre; İstanbul'a doğru...

İnsanı adeta soluksuz bırakan sıcak bir yaz günü İstanbul'a girdi Sinan.

Rumeli'den ve Anadolu'dan getirilen yüzlerce devşirme oğlanla birlikte; şehzade sünnetlerinden, yeniçeri isyanlarına kadar her türlü toplanmaya ev sahipliği yapan Sultanahmet Meydanı'na geldiğinde; ilk defa karşılaştı güzeller güzeli Ayasofya'yla. Serin bir deniz melteminin, insana ferahlık veren serinliği gibi bir ürperti hissetti. İçinde, o güne kadar kendi yatağında kımıldamadan duran bir nehir, çağlamaya başladı. Gözlerini alamıyordu Sinan Ayasofya'dan. Bıraksalar, bir nefeste içine çekecek gibiydi. Her santimine, her taşına, her sütununa dakikalarca bakıyordu ki; Yeniçeri Ağası'nın "Vilayet-i Karaman ve Bilad-ı Yunan" kafilesinin sağlık kontrolü için hazır hale gelmesini emreden sesiyle irkildi. 

Devşirme olacak çocuklar, İstanbul’a varınca ilkin bir sağlık kontrolünden geçirilirdi. Daha sonra bir bölümü "içoğlan" olarak ayrılır, ötekiler "taşra hizmetleri"ni yerine getirmek üzere, iki altın karşılığında Türk meslek ustalarına kiralanırdı. Bu uygulamayı, Konstantiniye'yi kutsal yurt yapan Fatih Sultan Mehmet başlatmıştı. Taşra hizmetine seçilen devşirmelerin eğitimi üç yıl sürerdi. Bu süreçte Türkçe’yi, Türk geleneklerini, İslami bilgileri ve askerliği öğrenirlerdi. Sonra bir sınava girerler, bu sınavda başarılı olurlar ise askerlik görevlerini yerine getirmeleri üzere "Yeniçeri Ocakları”na alınırlardı. 

Sinan gözünü Ayasofya'dan çevirebilmişse de aklını bir türlü onu düşünmekten alıkoyamıyordu. Bu sefer de Ayasofya'dan yükselen ezan sesiyle irkildi. İçi Ayasofya'nın içiydi... Ezan sesini, sanki Ayasofya'nın içindeymişçesine duyuyordu. Kendi kendini devşirmeye başlamıştı bile...

Kendisini göstermeye karar verdi. Seçmeler sırasında, mimari yeteneklerinin tamamını sermek istiyordu. Böylece taşra hizmetine seçilerek iyi bir ustanın yanına gidebilecek ve belki de ilk aşkı Ayasofya'yı yakından görebilmek imkanı bulabilecekti. Ezan boyunca bekledi Sinan. Sonra, içinde uyanan aşkla, hemen, memleketinden ayrılırken yanında getirdiği; içinde orada yaptığı evler, ahırlar ve su yollarının çizimlerinin olduğu heybeyi açtı. İçinden boş bir kağıt çıkardı ve bir şeyler karalamaya başladı. Alfabeye geçmeden önce, sayfalarca çizgiler çizen hevesli bir öğrenciye benziyordu. Çizgi çizgi yaklaşıyordu Genç Sinan, Mimar Sinan’a...