Dülger olan ustası ondaki olağan dışı yeteneği gördüğünde, çocuk Sinan henüz sekiz yaşında bile değildi. Küçük ellerinin büyük işler başarmak için yaratıldığını, alnında yanan ışığı ve gönlündeki ateşi ilk gören oydu. Ustası, hemen babasının yanında aldığı soluğu. İstese babasına danışmasına bile gerek yoktu. "Yeniçeri Yayabaşı”sına Sinan'ı göstermesi yeterliydi ancak buna gönlü razı gelmedi. Önce babasının rızasını almak istedi. Sinan'ı, devşirme olabilmesi için, Yeniçeri Yayabaşı'sına teslim etmek gerektiğini söyledi. Babası bu teklifi kabul etmedi. Oğlunun yanında kalmasını istiyordu. 

Sinan, atasıyla ustasının tam ortasında duruyordu. Atasına da ustasına da eşit uzaklıktaydı. "Ne kadar da birbirlerine benziyorlar” diye geçirdi içinden. 

Kendisiyle beraber, tam bir üçgen oluşturabilecek bir şekilde duruyorlardı. Gözlerini kapattı ve iki yanında iki minare gibi duran babası ve ustasını kuş bakışı seyretmeye başladı. Konuşulanlardan pek bir şey anlamıyordu ama ikisine de sarsılmaz bir kuvvetle bağlı olduğunu hissediyordu. Tıpkı minareleri bir arada tutan camiiler gibi…

Sinan yükseldiği semadan yeryüzüne inip gözlerini açtığında, babasını ikna etmek için gelmiş olan ustasının, Sinan'ın memlekette kalmasına ikna edilmiş olarak gidişini gördü. Zaman geçtikçe Sinan büyüyor, sahip olduğu yetenekler de aynı oranda gelişiyordu. Yaptığı çizimler ve çalışma şekli ustasını adeta büyülüyordu. Ancak küçük bir sorun vardı. Osmanlı geleneğinde, belirli bir yetişkinliğe gelen oğlanlar, artık devşirme olarak kabul edilmiyorlardı. Yeniçeri ocaklarında eğitilmeleri daha kolay olduğu için 12/15 yaş aralığındaki oğlanlar tercih ediliyordu. Sinan ise neredeyse 17 yaşına gelmişti ve biraz daha zaman kaybedilirse artık devşirme olarak kabul edilmesi mümkün olmayacaktı. Ustası, usta olarak görevini layıkıyla yerine getirmiş ve kendisini geçecek çırağı yetiştirmişti. Şimdi artık, Sinan'ın bu küçük ilçede heba olmasına gönlü razı gelmiyordu. Kararını verdi ve Sinan'ı devşirme olarak kabul edilmesi üzere Yeniçeri Yayabaşı'sına götürdü. Devşirme oğlanları sağlıklı, eli yüzü düzgün, zeki ve yetenekli çocuklar arasından seçilirdi. Öksüz ve yetim olanlar, tek bir sanat bilenler, Türkçe konuşanlar ve evli olanlar alınmazlardı. Ondaki yetenekleri gören yayabaşı, Sinan'ı derhal kabul etti ve: "Sinan Ibni Abdülmennan, Seyfülislâm Sultan Selim Han İbni Sultan Bayezid Han aleyhirrahmeti ve’l gufran hazretlerinin zaman-ı saltanatlarında devşirme geldi" hattıyla deftere kaydını yaptı. Modern Türkçe’yle söylemek gerekirse: 

 

“Abdülmenan oğlu Sinan, Beyazıd Han oğlu Sultan Selim Han döneminde devşirmeliğe kabul edildi”. Babası Abdulmenan Efendi de oğlunun marifetlerinin farkındaydı. Onun burada, basit işlerle oyalanmasını o da istemiyordu artık. Ve Sinan nihayet, Kayseri'nin Ağırnas ilçesinden, 150 kadar devşirme oğlanla beraber İstanbul'a, Der-i Devlet'e varmak üzere yola çıktı.