...Ne de çok şey yaşamıştı. Şimdi karşısında oturduğu ışıklı kulis aynasının önünde, tüm yaşadıkları adeta bir film şeridi gibi zihninin içinden geçiyordu. Ama neden tam da şimdi bunları düşündüğünü bilmiyordu. Biraz sonra seyircinin karşına çıkıp, alkışını alıp, sonra da arkadaşlarıyla beraber bir şeyler içmeye gidebilirdi. Tüm bu düşündüklerini unutup, hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi. Yapamadı ama… Bunca şeyi yaşayıp gördükten sonra, sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi davranamazdı. Yaşadıklarının onda bıraktığı etkileri göremezden gelemez ya da üstünü örtemezdi.

 

Parlak pembe peruğu başına geçirdi. Büyük çerçeveli kırmızı gözlüğü taktı. Hemen yanı başında, tiyatronun arka kapısından çıkınca başlayacak devasa bir sahne onu bekliyordu. Kendisi için özel olarak hazırlanmış, hayat denilen bu oyunda, rolünü oynamaya hazırdı. Usulca kalktı oturduğu sandalyeden. Üzerinde, son oynadığı oyunda kullandığı, hayat boyu taşıyacağı gösterişli kostümüyle yürümeye başladı. Kulisten fuayeye açılan siyah kapıyı araladı. Emin adımlarla boş fuayeden geçerek sokağa çıktı.

 

“Tiyatrodan” çıktığında kendini rahatlamış hissediyordu. İnce bir yağmur çiseliyordu. Kaldırımlar, yollar ve arabalar pırıl pırıldı. İçinde, meraklı bir heyecanla beraber derin bir umut vardı. İhtiyaç duyduğu her şey gözlerinin önündeydi. Caddeler, sokaklar, insanlar, evler, dükkanlar, ağaçlar, hayvanlar...

Aysel Gürel, bu hayata “söz” söylemek için değil, “söz” olmak için gelmişti. Söylenemeyeni söylemenin en kestirme yolunu bulmuştu. Bir tiyatro oyunundaki bir oyun kahramanı değil, yaşayan tüm kadınların kahramanı olmak istiyordu. Şubat ayında doğmuştu ve Şubat’ta evlenmişti. Yetmiş dokuz yaşında, yine bir Şubat ayında bu hayata veda ederken de hala söz olmak çabasındaydı.

halil