Liseyi bitirdiğinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünü kazandı. Böylece, bir daha hiç ayrılmayacağı İstanbul'a gelmiş oldu. Hayallerinde yaşattığı şehir, yaşattığı hayallerini gerçekleştirebileceği bir yurt olacaktı Aysel'e. Yalnızca iki kız öğrencinin bulunduğu sanat tarihi bölümünde de kabul görmesi kolay olmadı. Daha önce kız öğrencilerin bu bölümde okumasına alışık olmayan hocaların, çağ dışı tavırları da Aysel sayesinde kırıldı. Okumaya devam ettiği sıralarda, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Şehir Tiyatroları’nın "yetenekli kadın oyuncular" aradığını öğrendi; hemen başvurdu. Sınavları kazanarak profesyonel bir oyuncu oldu. Kendisindeki ışığı ve potansiyeli görebilen Muhsin Ertuğrul, Aysel Gürel'le özel olarak ilgilendi. Bu özel ilgi, Aysel Gürel'in gelişimi açısından oldukça faydalı oldu. Daha çocuk sayılabilecek yaşta araladığı kendi hayatının kapısından geçerek, asıl kendisi olabileceği koşulları da sağlamış oldu. Ama yine de tam olarak "kendi" olmayı başarabildiği söylenemezdi. Mahalle baskısından her ne kadar kaçmayı başarmış olsa da bu durumun etkisi altında büyüdüğü için, içinde yaşayan bir yanı, toplumun isteklerine göre bir hayat kurması gerektiğini söylüyordu. Şehir Tiyatroları'nda bulunduğu sırada, çok sayıda oyunda görev alan Aysel, üniversiteden mezun olunca, garantili bir meslek olarak, öğretmenlik yapmayı tercih etti. Bir süre edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı. Takip eden yıllarda, Diyarbakır'a tayini çıktı. Seksen lira maaşla geçinemeyeceğine karar vererek öğretmenliği bıraktı. Aslında, zaten olmak istediği yere, tiyatro sahnelerine dönmek için bu durumu bahane etmişti. Yeteneklerinden ve enerjisinden büyük bir memnuniyet duyan Muhsin Ertuğrul, Aysel Gürel'i döner dönmez tiyatroya tekrar aldı.

4_edited.png

Tiyatroyu çok seviyordu Aysel, ama onun derdi başkaydı. Bunu henüz kendisi de bilmiyordu. Yaşadığı "tam olarak ait olamama" duygusunu kendisi de hissedebiliyordu lakin, o yıllarda bunu böyle isimlendiremiyordu. Henüz kimseyle paylaşmamış olsa da sarı kapaklı şiir defterine yazdığı şiirlerinde bu duygu kolaylıkla hissedilebiliyordu. Tiyatroyu çok seviyordu ama o, sıradan bir oyuncu olamazdı. Dışarıda, gerçek hayatta, devam eden bir sürü dert vardı. Hiç kimse Aysel için dert olan bu sorunları çözmek için bir şeyler yapmıyordu. Tiyatro yaparken bu sorunları hissetmese de dışarıda bir yerlerde devam ettiğini biliyordu. Bu düşünce onu çok rahatsız ediyordu. Tam bu dönemlerde, oynadığı oyundaki başarısı sebebiyle, kendisiyle röportaj yapmaya gelen gazeteci Vedat Akın'a âşık oldu. Başlarda bu duygusuna ket vurmaya çabalasa da birkaç ay sonra dayanamayarak Vedat Bey'in çalıştığı gazetede soluğu aldı. Vedat Bey'in odasına gitti. Konuyu hiç uzatmadan ve dallandırıp budaklandırmadan, kendisine evlenme teklif etti. Bu beklenmedik soru karşısında şaşkına uğrayan Vedat Bey, biraz süre istese de Aysel'in cazibesine daha fazla direnemedi. Ve Aysel Gürel, birkaç ay içinde, soğuk bir Şubat günü, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde, parayla tuttukları şahitler huzurunda, sade bir törenle, gelinliksiz olarak Vedat Akın'la evlendi. Kısa bir süre sonra da "ürünlerim" diye adlandırdığı ilk çocuğuna hamile kaldı. Bu vesileyle de tiyatroyu bir kere daha bırakmış oldu. Çok sevdiği ve etkilendiği büyük yazar Suat Derviş'ten esinle, ilk doğan kız çocuğuna onun ismi verdi. İlerleyen yıllarda tüm Türkiye'nin "Müjde Ar" olarak tanıyacağı ve seveceği, "Kamile Suat" böylece dünyaya gelmiş oldu. Çok geçmeden ikinci çocuğuna hamile kaldı. Tam bu sıralarda kocasının kendisini aldattığını öğrenen Aysel Gürel, bir dakika dahi tereddüt etmeden kocasından ayrıldı ve çocuklarıyla beraber yeni bir hayat kurdu. Başlarda, babasından kalan mirasla idare ediyordu. Sonrasında oldukça zorlanmaya başladı.