Daha önce de yaşamıştı bu duyguyu. Bu karşı konulmaz "gitmek" duygusu, ilk kez, nereye gideceğini bu denli kuvvetli bildiği bir halde tezahür ediyordu. Soluk alıp verişi hızlandı. Parmak uçları uyuşmaya başladı. Yüreğinden yükselen ateş, boynundan yüzüne; oradan da saç diplerine doğru yayılıyordu. Sahneden kulise gelen sesler boğuklaşmaya başladı. Temsilin saatinde başlaması için, aceleyle hazırlanan oyuncuların bıraktığı dağınık kuliste yalnızdı. İçi içine sığmıyordu. Temsil sona ermek üzereydi. Biraz sonra seyircilerin dakikalarca sürecek alkışlarını almak ve onları selamlamak için sahneye çıkacaktı. Ancak bu sefer öyle olmayacaktı. Ne olmuş nasıl olmuştu da tutkuyla bağlı olduğu bu sahneler; kahkahalar ve gözyaşlarıyla dolu bu kulisler, ona dar gelmeye başlamıştı, bilmiyordu. Ama anlamıştı Aysel gitmek vakti geldiğini... Işıklı kulis aynasının önündeki sandalyeye oturdu. Aynanın önünde duran renkli peruğu ve oyunda aksesuar olarak kullanılan büyük çerçeveli gözlüğü aldı. Kararını vermişti. Birazdan çıkıp gideceği bu küçük sahne hüzünlendirmiyordu onu...

 

İlk defa Trabzon'da sahneye çıkmıştı Aysel Gürel. On beş yaşındaydı. Trabzon Halk Evi’nin hazırladığı Romeo ve Juliet oyununda Juliet'i oynamıştı. İlginç kıyafetleri ve şapkalarıyla dikkat çeken oyunun yönetmeni Talat Gözbak, "sıska" bulduğu Aysel'e Juliet rolünü, başka başvuran kadın oyuncu olmadığı için vermek zorunda kalmıştı. Eski bir kiliseden sinema ve tiyatro salonuna dönüştürülen salonda sahne aldılar. Temsilleri büyük bir beğeni kazandı. Trabzon'un ileri gelenleri, çevre illerin valileri bile temsili seyretmek için tiyatroya gelmişlerdi. Bunda babası Ali Rıza Gürel'in etkisi büyüktü.