Nasıl olsa şahit yoktu. İkisinden başka kimse olmadığına göre katilin ifadesi doğru sayılmalıydı, derken; ölümünden yıllar yıllar sonra Ankara’lı bir yazar olan Serkan Bilgi, Sabahattin Ali’nin öldürülürken, sırtını yaslayarak kitap okuduğu ağacın tanıklığıyla cinayete ışık tutuyordu. Tanık ağaç dile geliyor ve bize cinayetin insan, orman, zaman ve tarih açısından yakıcılığını şöyle anlatıyordu:

“Misafir uykuyla edebiyat arasında bir yerdeydi. Gorki’nin romanı ve ardıcın kokusu karışımı bir iksirle sarhoş edilmiş gibiydi. Ve birden… birden çam ağaçları bütün sığırcıkları silkeledi, işlemeye başladı çirkefin çarkı, gök kapandı, Tales yeni türeyen yapraklarını bile ısırdı, bir hışırtı koptu, Koca çınar feryat figan. Yeri oynatıyor koca çınar kökleriyle. Meriç’in taşları parçalayan sesini bile bastıran bir çığlık. Her şey ses çıkartıyor, çınarı çalısı, kurdu köpeği, hafif beliren ay ses çıkartıyor, Çınarımızın dibindeki filiz ses çıkartıyor. Gel gör ki cellat, ölüm kadar sessiz, şeytan kadar görünmez ucube gölgesiyle, sıvazlamış gürgenin dalını, içinden böğürerek yaklaşıyordu. Komşu çamların arasından, arkamızdan yani, misafire doğru. Misafirin gözlerinde orman buğusu... Gorki’ye ve bin bir duyguya dalmış, güleç yüzlü ve kendi halinde. Ben telaşımdan titremeye başladım. Biz kayıngiller sert yaradılışlıyızdır, ama ulan insan! Bütün günahlarına beni tanık ettin ne diyeyim! Titredim ama yıkılamadım! Ardıç üzerimize kapanacak bir balkan meltemi bulamadı! Tales yıkılamadı! Denedi ama yıkılamadı katilin üzerine. Becerebilse sinek gibi ezecekti insanın yaşama ettiğini. Katil kötü bileylenmiş bir balta gibi kaldırdığında gürgenden yontma sopasını,Tales yedi yüz yıldır ilk kez bir ağaç parçasına yalvarıyordu. Koca Tales sıska Sazara gürgeninin önünde, bir cılız Çingene atının kaburgası gibi eğiliyordu. Yalvardı üçgenimizin dünyayı titreten yankısı. “İnme! Alet olma günahına insanın! Ah gürgen dalı dur! Hala aramıza giremez kurutulan darağaçları!” Bedreddin’in cellâdını tanıyan Tales kütürdedi acıdan. Yıkılmak istedi yıkılamadı. İlk darbe, acemi, sancıtan ve bir türlü yıkamayan, ama hiçbir zaman anlaşılamayacak bir öfkeyle indi sol şakağına.

Misafirin orman buğulu gözlükleri parçalandı. Kan, Meriç gibi aktı köklerime. Ozan şaşırmadı. Katile değil, Tales’e baktı. Henüz kan oturmayan sağ gözüyle. Tales bütün Istranca’yı, bütün Üsküp’ü, Sazara’yı, dünyadaki bütün ağaçları, bütün mahlukatı, bütün insanlığı korkutacak, utandıracak kadar yüksek sesle feryat etti. Meriç’in taşlarından ses geliyordu, tanık ağaçlardan ses geliyordu, Bursa cezaevinin uykularından ses geliyordu, çamlardan düşen yavru sığırcıklardan ses geliyordu fakat, katilden ve kurbandan çıkmıyordu ne bir ses ne bir seda. Zaman kaybetmedi katil. İkinci darbeyi indirdiğinde bütün orman yanabilirdik ve susabilirdik artık. Bir orman yangını çıkmıştı sanki. Karıncalar kaçışıyordu, onlar ki insanlar ve ağaçlar kadar çoktular. Orman kendini ısırıyordu tanıklıktan. Meriç Istranca’nın gözyaşıydı artık, birden akıp boşalacak gibi... Sağına düşmüştü misafir. Kan, Tales’in gövdesinden çıkmış gibi duran, ama kendi toprağını tutan filize değmek üzere akıyordu. Yerdeki yapraklarımıza ve çimenlere dolanmasa, Meriç’e karışacaktı.

Tales seslendi. “Aldırma Sabahattin.” dedi. “Uyan” dedi, “Filiz’i üzme.” “Nazım’a ve bütün çınarlara ses ver.” Tales’in bu ağıdı Moskova’dan, Afrika’dan, Gülhane parkından duyuluyordu. Üçgen toprağımızda düşmüş yatan misafir, Sabahattin Ali idi. Şiirleri yaprak tokuşturarak okurdu Tales… Ama misafirin, kendi sonunu görmüş gibi yazdığı şiirlerinden birini, yapraksız dallarını birbirine vurarak okudu.

RUHUM BİR HEYKEL GİBİ DÜŞÜP PARÇALANIRDI

BU SESLERİ DUYANLAR GÜLÜYORUM SANIRDI…

© 2020 Âlim Yapım

  • White Instagram Icon
  • Beyaz Facebook Simge
logo-28.png