N: Yaptığın en büyük hadsizlik neydi?

B: Bu sorunun geleceğini bildiğim için bunu biraz düşünme fırsatım oldu. Ben uzun yıllar İspanya’da yaşadım. Çocukluğum orada geçti. Okula da orada gittim haliyle. O zamanlar çok utangaç bir çocuktum. Türk müyüm İspanyol muyum karışıyordu devreler. Ben boğa burcuyum boğazıma çok düşkünüm. O sırada da okulun yemekleri çok kötüleşmişti. Her öğlen yemeği ıstırap gibiydi. Sonra bir karar verdim. Nereden öğrendim bunu bilmiyorum, bir kağıt kalem aldım elime, bütün okulun öğrencilerine gittim imza topladım. “Okulumuzun yemekleri çok kötüdür iyileşmeli!” Bütün çocuklar heyecanla imza attı. Yedi sekiz yaşlarındaydım. Büyük bir heyecan, biraz gurur ve korkuyla okulun yöneticisine verdim. Dedim: “İmza topladım yemeklerimiz çok kötü”.

Başıma ne geleceğini bilmiyordum. Atılacağımı falan düşünüyorum. Ertesi gün bir yemekler çıkmaya başladı… Bir çeşitken üç çeşit oldu. Bu büyük bir başarı ve hafızamda yer etmiş en büyük hadsizliğimdi. Fakat bu soru bende başka bir şey uyandırdı. Ben çocukken çok büyük hadsizlikler yapabilmişim ama bir zaman sonra şak diye durmuşum. Tamamen ne deniyorsa onu yapmaya başlamışım. O zaman şöyle bir soru sorsam; biz çocukken çok hadsiz şeyler yapıyormuşuz ve bunlarla da seviliyormuşuz. Neden büyüdüğümüzde hadsiz olunca beğenilmez bir şey oluyor? Ortaya bir güzelliğin çıkması için, insanların bizdeki güzelliğe şahit olması için neden hadsiz olmayalım? Öyle bir hadsiz olalım ki, herkes bizim hadsizliğimizden, beş yaşında bir çocuğun masumiyetinde olduğu gibi memnun olsun, o hadsizliği desteklesin.

N: Az önce “Bizdeki güzelliklere şahit olsunlar” dedin. Bizim de burada çok kıymetli misafirlerimiz var. Burada doğan güzelliğe şahit oluyorlar şu an. Şahit olmak ne demek? Neye şahit olunuyor şu an?

B: Kendi yaşantımla ilgili bir şey açmak istiyorum. Hayatımın çok büyük bir kısmını yurt dışında yaşadım, farklı ülkelerde büyüdüm. Türk kültüründen çok uzak yetiştim, annem babam sağ olsun bana bu kültürü aktarmak için çok uğraştı ve koruyabildim ve gurur duyabildim her zaman. Fakat Türkiye’ye yerleştiğimde öğrenmiş olduğumu zannettiğim Türklük’le ilgili ne kadar gerçeklik varsa hepsinin bir anda ortadan kalktığını gördüm. Bu yüzden Türk ne demek, Türk olmak ne demek yeniden öğrenmek durumunda kaldım. Fakat o sırada bütün Batı kültürünü artık tanımıştım, sevmeyi öğrenmiştim. Türk’ün ne olduğunu ben Batı’da öğrendim. Balkanlar’a gittim. Balkanlar’da büyük bir şevkle Türk yapıtları aradım fakat hiçbir şey tatmin etmedi beni. Bu seyahatlerim sırasında Hırvat bir ailenin evine misafir oldum. Baktım ki ayakkabı çıkarma adetleri var. Evin büyükannesi terlik giymemi söyledi. O zaman bir ampul yandı kafamda. Ben Türk kültürünü boşuna yapıtlarda aramışım. İşte; Türk kültürü tam da orada yaşıyor. Ben otuz ülke gezdim, otuz ülkede sadece kendi anneannemle o Hırvat anneanne bana terliklerimi giymemi söyledi. Bu tamamen Türk kültürü… Çünkü biliyorum ki Batı’ya atalarımız gittiğinde bir medeniyet götürmüş, kendilerini şahit etmişler. Gidip de kimseyi zorla Müslüman yapmamışlar. Zorla bu kültürü aktarmamışlar. Neyi seviyorlarsa paylaşmışlar. Bu kültürü oraya götürüp, o insanların da bu bilgiyi alıp kendi istedikleri gibi yaşamalarına izin vermişler. O yüzden Hırvatistan’da o aile her Pazar kiliseye gidiyor ama evde terlikle dolaşıyor ve bu yaşayan Türk kültürü. Şahit olunmak güzelliğin ortaya çıkması demek. Sen en güzel halini yaşatarak, göstererek öğretebilirsin. Kimseye zorla güzellik gösterilmez. “Zorla güzellik olmaz” diye bir atasözümüz var. Eminlik sadece gösterilerek aktarılabilir.