Cem: Geçtiğimiz sayılarda konuk ettiğimiz Vaktinin Hadsizleri’nden birine tek bir soru hakkınız olsa kime sorardınız ne sorardınız?

N: Soru sormazdım ama şükrederdim. İyi ki böyle işlere kalkışmışlar, iyi ki bizim yolumuza ışık tutmuşlar, iyi ki bize ilham olmuşlar.  Umarım nesiller boyunca yolumuza ışık tutmaya devam ederler.

C: Uzak gelecekte birileri bugün bizim yapmaya çalıştığımız şeye benzer bir çalışma içine girseler ve “Vaktinin Hadsizi” olarak Neslihan Atagül’ü yazmak isteseler; sizce en yazılası hadsizliğiniz ne olurdu?

N: Kendime olan inancım. Bu bence müthiş bir hadsizlik çünkü. Şimdi denilebilir ki, herkesin kendine inancı vardır ama “gerçekten” kendine inanan ve inandığı şeylerin peşinden giden, karşılaştığı zorluklar ve güçlüklerin onu yolundan alıkoymasına izin vermeyen ve hedefine ulaşmak için hakkı layıkıyla çaba gösteren kaç kişi vardır? Bu gerçekten yürek isteyen bir şey. Hani derler ya “Yürek mi yedin?” diye: Evet yedim. İşte bunun layıkıyla yazılmasını isterdim.

C: Kendine güvenden mi bahsediyorsunuz?

N: Hayır. Güvenmek değil inanmaktan bahsediyorum. Kendime inanmak kendi içimdekine inanmak…

Arda: Köklerinden gelen ve seni sen yapan en temel karakteristik özelliğin nedir?

N: Kendime inanmak diyeceğim yine. Kendime inanmak, hesapsız olmak ve beklentisiz olmak…

A: Türk insanının ve kendini Türk hissedenlerin en yüceltilesi özelliği nedir?

N: Yüceltilesi birçok özelliğimiz var ama birkaçını söyleyeyim. Çalışkan olması, halden anlaması, karşısındakiyle hemhal olabilmesi, dilimize de yerleşmiş olan “hallederizciliği”… Çünkü aslında biz “Hallederiz” dediğimizde, bir işi üstünkörü yaparız demek istemiyoruz. Yapacağımız şey her ne ise onu ortaya çıkaracak halin ne olduğunu anlar ve o halin gerektirdikleri ne ise hemen o hale gelebiliriz demek istiyoruz.